Aşk, Nefret ve Öteki’nin Jouissance’ı: "The Roses" Üzerine Lacancı Bir Okuma
- tugbacerendeniiz
- 4 Oca
- 3 dakikada okunur

The Roses, yüzeyde bir evliliğin çözülüşünü anlatıyor gibi görünse de, filmde asıl sahnelenen şey, öznenin Öteki’yle kurduğu ilişkinin aşktan nefrete hangi yapısal koşullarda dönüştüğüdür. Bu dönüşüm ne yalnızca iletişim eksikliğiyle ne de karşılanmamış beklentilerle açıklanabilir. Film, Lacancı anlamda, nefreti öznenin jouissance ekonomisiyle ve Öteki’ne atfettiği konumla ilişkilendirerek ele alır. Theo ile Ivy arasındaki çatışma, iki karakterin birbirine duyduğu öfkeden çok, Theo’nun Ivy’yi artık taşıyamadığı bir Öteki olarak deneyimlemesiyle ilgilidir — burada Öteki, somut kişiden ziyade öznenin arzusunu ve eksiğini yapılandıran simgesel yeri ifade eder.
Theo’nun Ivy’ye yönelen yıkıcı duygu ve eylemleri, klasik anlamda bir engellenmeye indirgenemez. Ivy’nin Theo’dan uzaklaşması ya da geri çekilmesi, bu öfkenin yeterli açıklaması değil gibidir. Asıl mesele, Ivy’nin Theo’nun simgesel düzenine bütünüyle dâhil edilemeyen bir alanı muhafaza etmesi gibi görünmektedir. Ivy, Theo için hiçbir zaman tamamen asimile edilebilir, sahip olunabilir ya da düzenlenebilir bir nesneye dönüşmez. Onda her zaman ele geçirilemeyen, öznenin kendisine mal edemediği bir fazlalık kalır. Bu fazlalıksa, Öteki’ni Öteki yapan şeydir.
Theo’nun karşılaştığı bu fazlalık, Ivy’nin jouissance’ı — düzenlenebilir hazdan farklı olarak, öznenin sınırlarını zorlayan ve simgeselleştirilemeyen bir keyif — olarak okunabilir. Onun için sorun Ivy’nin mutlu, üretken ya da başarılı olması değildir; sorun, Ivy’nin Theo’dan bağımsız bir keyif alanına, onun denetimi ve anlamlandırma çabasının dışında kalan bir varoluş biçimine sahip olmasıdır. Theo için bu durum basit bir kıskançlık üretmez; çok daha derin, yapısal bir tehdit yaratır. Çünkü bilinçdışı düzeyde Theo, bu jouissance’ın kendisine ait olması gerektiğini ya da en azından kendi aracılığıyla düzenlenebilir olması gerektiğini varsayar. Ivy’nin bu keyfi kendi alanında tutması, Theo açısından sıradan bir kayıp gibi değil, adeta ondan çalınmış bir şey gibi deneyimlenir. Bu yolla eksikten sorumlu olan öznenin kendisi olmaktan çıkar, sorumlu doğrudan Öteki haline gelir.
Bu mekanizma yalnızca Theo ile Ivy arasındaki ilişkiye özgü değildir; öznenin Öteki’ne yönelttiği nefreti mümkün kılan genel yapıyı da açığa çıkarır. Birinden nefret etmemizi sağlayan şey, çoğu zaman onun bize doğrudan zarar vermesi değildir; bizden bağımsız bir jouissance’a sahip olduğunu varsaymamızdır. Irkçılık, yabancı düşmanlığı ya da kültürel nefret gibi kolektif olgularda da benzer bir yapı işler: Öteki, “bizden çaldığı” varsayılan bir keyfin, hazzın ya da yaşam biçiminin taşıyıcısı olarak konumlandırılır. Öteki’nin fazla keyif aldığı, yanlış yerde eğlendiği, bize ait olması gereken bir artı-keyfi gasp ettiği düşünülür. Bu nedenle nefret, çoğu zaman adaletsizlik duygusundan çok, Öteki’nin varoluş biçiminin yarattığı tahammülsüzlükten beslenir. Theo’nun Ivy’ye duyduğu nefret de bu genel yapının özel bir türevi olarak okunabilir.
Bu noktada aşk ile nefret arasındaki yapısal süreklilik belirginleşir. Theo’nun Ivy’ye duyduğu sevgi, yalnızca duygusal bir bağ değil, aynı zamanda Ivy’ye yöneltilmiş bir bilgi varsayımına dayanır. Theo, Ivy’nin kendi eksiğine dair bir karşılık verebilecek, onu anlamlandırabilecek bir Öteki olduğuna inanır. Ancak bu varsayım çöktüğünde, yani Ivy’nin Theo’nun eksiğine dair hiçbir nihai cevap sunamayacağı açığa çıktığında, sevgi çözülür. Buradaki kırılma, Ivy’nin Theo’yu sevmemesi değil; Ivy’nin, Theo’nun aradığı cevabı hiçbir zaman veremeyecek olmasıdır.

Theo’nun yaşadığı şey tam olarak budur: Ivy artık bütünlüklü, tutarlı, anlamlandırıcı bir Öteki değildir. Theo, kendi eksiğinin yanıtını aradığı yerde, yine eksikle karşılaşır. Ancak bu karşılaşma bir boşluk hissi yaratmaz; aksine, rahatsız edici bir dolulukla birlikte gelir. Ivy cevap vermez, ama yine de yaşar; anlam sunmaz, ama yine de bir jouissance’a sahiptir. Theo’nun tahammül edemediği şey tam olarak bu çakışmadır: Öteki hem eksiktir hem de buna rağmen fazladır. Nefret, bu iki deneyimin aynı anda yaşanmasından doğar.
Film boyunca giderek artan yıkım sahneleri — karşılıklı sabotajlar, şiddet eylemleri — Theo’nun Ivy ile yeniden bağ kurma çabası olarak değil, Öteki’nin bu dayanılmaz fazlalığını hedef alan girişimler olarak okunabilir. Amaç uzlaşmak ya da anlaşılmak değildir; amaç, Öteki’ni alaşağı etmektir. Nefret, burada bir duygu olmaktan çok, Öteki’nin taşıdığı ve öznenin katlanamadığı jouissance’ı ortadan kaldırmaya yönelik bir girişim hâlini alır.
Bu bağlamda filmin adı, The Roses, romantik bir çağrışımdan ziyade, tarihsel olarak “Güllerin Savaşı”na gönderme yapan bir çatışma alanını ima eder. Buradaki gönderme, bir aşk hikâyesine değil; iç içe geçmiş aidiyetlerin, mülkiyet iddialarının ve iktidar mücadelelerinin kaçınılmaz yıkıcılığına işaret eder. Filmde evlilik, sevginin güvenli alanı olmaktan çıkar; iki öznenin, Öteki üzerinde hak iddia ettiği bir savaş sahasına dönüşür.
The Roses, böylece nefreti kişisel bir başarısızlık ya da patolojik bir aşırılık olarak değil, öznenin Öteki’yle karşılaşmasında ortaya çıkan yapısal bir çıkmaz olarak sahneler. Theo’nun Ivy’ye yönelen yıkımı, sevginin karşıtı olmaktan çok, Öteki’nin varoluş biçimini artık taşıyamayan bir öznenin açmazını görünür kılar. Film, aşkın çöktüğü yerde nefreti değil; aşkın dayandığı yanılsamanın çöktüğü yerde, Öteki’nin jouissance’ıyla çıplak bir karşılaşmayı sahneye koyar.


