top of page

Unutursak Geçer mi?

  • tugbacerendeniiz
  • 2 gün önce
  • 4 dakikada okunur

Bir ilişki bittiğinde asıl zor olan nedir?

Yaşananların kendisi mi, yoksa onların bizde bıraktığı izler mi?

Bir şey geçmişte kalmışsa, acısı da gerçekten geçmişte kalır mı?

Hatırlamak son bulduğunda acı da son bulur mu?

"Sil Baştan" başlamak, acıyı silmek mümkün mü?


Eternal Sunshine of the Spotless Mind  bu soruları, bir çeşit bilimkurgu eşliğinde ele alır. Bu filmde unutmak mümkündür, bir ilişki silinebilir gibi görünür. Peki ama bu, yaşananların özne üzerindeki etkisini de ortadan kaldırır mı? Lacancı psikanaliz gözünden baktığımızda film, aslında bellekle değil, acıyla ne yapılacağıyla ilgilenir. Daha doğrusu, öznenin acıya katlanma zorunluluğundan nasıl kurtulabileceğine dair modern bir vaadi sahneye koyar. Filmde önerilen çözüm basittir ve bu basitlikte son derece tanıdıktır: Eğer canın yanıyorsa, bunun nedeni yaşadıklarını hala taşımandır. Taşımıyorsan, acı da yoktur.


Bu vaat yabancı değildir. Günlük hayatta da acıyla sık sık böyle baş ederiz: “Üzerinde durma”, “unut gitsin”, “neden hâlâ bunu düşünüyorsun?” Acı, anlamlandırılması gereken bir deneyim olmaktan çıkar; mümkünse hızlıca ortadan kaldırılması gereken bir fazlalık gibi ele alınır. Filmdeki teknoloji ise bu gündelik savunmayı radikalleştirir: Artık unutmak bir süreç değil, bir prosedürdür. Zamanla dönüşmesi, yer değiştirmesi, başka bağlamlarda yeniden yazılması beklenen şey, doğrudan müdahale edilebilir bir probleme indirgenir.


Bu noktada film, kapitalist söylemin özneye sunduğu vaade yaslanır. Kapitalist söylem, özneye eksikliğin ve kaybın yapısal olduğunu değil, doğru araçlar ve doğru müdahalelerle aşılabileceğini fısıldar: “Bu zor biliyorum, ama yine de bir çözümü var!” Tam da burada, Octave Mannoni’nin formüle ettiği ve daha sonra Alenka Zupančič ile Renata Salecl gibi Lacancı düşünürler tarafından farklı bağlamlarda ele alınan “je sais bien, mais quand même…” (biliyorum ama yine de) ifadesi açıklayıcı hâle gelir.


Mesele bilginin yokluğu değildir; özne, hakikati bilir, ama bu bilginin öznel sonuçlarını askıya alır. Acının arzuyla, kayıpla ve eksiklikle bağlantılı olduğunu bilir; ama yine de bunun teknik bir müdahaleyle etkisizleştirilebileceğine inanır. Filmde belleğin silinmesi vaadi tam olarak bu mantık üzerinden işler: Vaat edilen şey, gerçeği bilmemek değil; bilinen şeyle yaşamak zorunda kalmamaktır. Öznenin bildiği şey yerinde durur; fakat bu bilginin acıyı, sorumluluğu ve konum almayı dayatan etkisi ancak geçici olarak devre dışı bırakılır.

Acı, öznenin yapısına ait bir çatlak olmaktan çıkar; doğru teknikle, doğru zamanda, en az kalıntıyla yönetilebilecek bir fazlalık hâline gelir. Böylece özneye, eksiklikle yaşamak yerine onu askıya alma, kaybı deneyimlemek yerine onu işlevsizleştirme imkânı sunulur.


Lacancı çerçevede bu vaadin temel sorunu açıktır. Acı, yalnızca geçmişte olmuş bir şeyin yankısı değildir. Acı, öznenin arzuyla kurduğu bağın bedelidir. Kastrasyon, burada, eksikliğin kaçınılmaz olduğunu ve bunun öznenin yapısına ait olduğunu kabul etmektir. Filmde sunulan çözüm ise bu kabulü geçersiz kılmaya çalışır. Eksiklik vardır; ama onunla yaşamak zorunda değilsindir. Teknik bir müdahaleyle, sanki hiç yaşanmamış gibi devam edebilirsin.


Bu noktada bir asimetri açığa çıkar: Belleğini ilk sildiren Clementine’dir. Bu, Joel için yalnızca bir ayrılık değildir. Lacancı açıdan burada yaşanan şey, simgesel düzeyde silinmiş olma deneyimidir. Bir diğer deyişle, Öznenin, Öteki’nin söyleminde tuttuğu yer çökmüştür. Joel artık Clementine’in hikâyesinde yoktur; onun dünyasında bir iz bırakmamıştır. Bu, özne için sevilmemekten daha sarsıcıdır. Çünkü mesele reddedilmek değil, hiç hatırlanmamış gibi olmaktır. Öznenin, başkasının dünyasında tuttuğu yer bir anda ortadan kalkar.


Joel’in yaşadığı acı tam da buradan doğar. Kaybın kendisinden çok, bu kaybın Clementine’in belleğinde artık bir iz bırakmıyor oluşu sarsıcıdır. Clementine’in silme kararı, Joel’in hatırlıyor oluşunu bir zayıflık gibi göstermesinden ziyade, onu simgesel olarak yerinden eder: Joel artık bu ilişkide hatırlanan, çağrılan, yer tutan bir özne değildir. Kendi belleğini sildirme kararı bu nedenle yalnızca acıdan kaçma arzusu olarak okunamaz. Bu karar, silinmiş olmanın yarattığı simgesel boşluğu kapatma girişimidir. Eğer ben de silersem, o zaman bu bağ gerçekten kurulmamış sayılabilir; böylece öznenin yaşadığı bu düşüş, sanki baştan hiç yaşanmamış gibi askıya alınabilir.


Ancak film, bu fantezinin neden işlemediğini adım adım gösterir. Silme süreci ilerledikçe anılar çözülür; ama Joel’in Clementine’e yönelimi çözülmez. Bastırılan burada, anıların aynen geri gelmesi şeklinde değil; öznenin ilişki kurma biçiminin kendini yeniden üretmesi şeklinde geri döner. Yaşantılar silinir, imgeler bozulur, sahneler karanlığa gömülür; fakat hala arzu oradadır ve kendine başka yollar bulur.


Film bu noktada çok net bir Lacancı tez ileri sürer: Sorun, ne yaşandığı değildir; öznenin yaşananla nasıl kurulduğudur. Bu yüzden Joel ve Clementine, hatırasız hallerinde bile yeniden birbirlerine doğru çekilirler. Bu bir romantik kader anlatısı değildir. Bu, bastırılanın geri dönüşünün yapısal bir zorunluluk oluşudur. Arzu, farklı sahnelerde, farklı biçimlerde kendini yeniden kurar; ama öznenin eksiklikle kurduğu bağ ortadan kalkmaz.


Filmin başlığına adını veren Alexander Pope dizeleri bu noktada bir anlam kazanır: “Eternal sunshine of the spotless mind.” Burada özlenen şey yalnızca unutmak değildir; hiç kirlenmemiş bir zihin, hiç bölünmemiş bir öznelik hâlidir. Arzunun hiç yarık açmadığı, kaybın hiç yaşanmadığı bir iç dünya fantezisi. Film bu dizeleri bir ideal olarak değil, öznenin en derin ama en imkânsız özlemi olarak kullanır. Çünkü Lacancı açıdan böyle bir zihin, ancak öznenin hiç kurulmadığı bir yerde mümkündür.


Filmin sonunda Joel ve Clementine, birbirlerinin kayıtlarını dinler ve yine de birlikte olmayı seçerler. Bu sahne çoğu zaman bir umut vaadi gibi okunur. Oysa burada asıl söylenen daha rahatsız edicidir: Öznenin acıdan kaçma girişimleri başarısız olmuştur; ama buna rağmen ilişki yeniden başlar. Çünkü acı, silinecek bir fazlalık değil, arzunun kaçınılmaz eşlikçisidir.

Film böylece şu soruya net bir yanıt verir: Hiçbir şey olmamış gibi olmak mümkün müdür? Bir şey olmuşsa — bir ilişki kurulmuş, bir eksiklik işaretlenmişse — geri dönüş yoktur. Anılar silinebilir, anlatılar yeniden yazılabilir; ama özne geri alınamaz.

 
 
bottom of page