En kötüsü belirsizlik mi?
- 11 Tem
- 3 dakikada okunur

"En kötü gerçek bile belirsizlikten iyidir."
Gündelik hayattan ikili ilişkilere kadar sıkça duyduğumuz bu yaygın inanış, belirsizliği insanın sürekli bertaraf etmek istediği, istenmeyen bir durummuş gibi ele alır. Belirsiz bağların içinde kalmak, sürekli ertelemek, karar verememek… Çeşitlendirebileceğimiz bu örnekler, insan için katlanılması en zor deneyimler arasında gösterilir.
Peki belirsizlik hakkında, bu tanıdık kabulün ötesine geçen bir şeyler söylenebilir mi?
İnsan, boşluklara ve anlam atfedemediği belirsiz durumlara karşı tahammülsüz gibi görünür. Zira ucu açık her durumu hızla kapatma eğilimindedir: Cevapsız kalan bir mesajın yarattığı boşlukta hemen karşı tarafın ne düşünüyor olabileceğini açıklayan çeşit çeşit, hatta bazen aynı anda birbirinin epey zıttı senaryolar üretmeye başlar. Bu yönüyle bakıldığında belirsizlik, pasif bir bekleme süreci olmaktan ziyade öznenin sürekli aktif olduğu, durmaksızın anlam ürettiği, adeta bir mesai harcadığı bir alan haline gelir.
Bu noktada bir paradoks baş gösterir: Kişi her ne kadar belirsizlikle açığa çıkan soruların yoruculuğundan şikayet edip netliği yeğlediğini dile getirse de, bu bitmek bilmeyen şikayetler, onun bu yorucu mesaisinin her zaman o kadar da mutsuz edici olmayabileceğini, hatta belki de ondan örtük bir doyum sağlanıyor olabileceğini düşündürür.
İşte tam da buralar, psikanaliz penceresinden belirsizliğe bakmaya başladığımız, şikayet ettiğimizin ardındaki arzuyu hesaba kattığımız bir eşik olabilir.
Psikanaliz, özneyi yapısal olarak mevcut kılan şeyin tam da bilinmezlikten doğan bu sorular ve onlara cevap verme uğraşı olabileceğini düşündürür. Bu uğraşa yakından baktığımızda ise karşımıza fantazi kavramını çıkarır.
Psikanalitik düşüncede fantazi, gerçekliği eğip büken ya da ondan kaçışı sağlayan alelade bir hayal evreni değildir. Aksine, öznenin arzusunu askıda tutmasını, onu sürdürebilmesini ve canlı kılmasını sağlayan kurucu bir dayanaktır. Tam da bu işlevi nedeniyle fantazi, Öteki’nin eksiğini ve tutarsızlığını örten koruyucu bir perdedir. Özne, Öteki'nin ne istediğini bilmediği o tekinsiz gerçeklikle karşılaşmaktansa, fantazi aracılığıyla bu yapısal boşluğa adeta bir yama diker.
Lacancı psikanalizde büyük harfle yazılan Öteki, hayattaki diğer insanlardan daha fazlasıdır. Öteki; bizi, içine doğduğumuz andan itibaren kuşatan dil, kültür ve toplumsal yasaları ve talepleri temsil eder. Öznenin dünyasında ilk olarak annenin seslendirdiği bu yapı, öznenin kimliğini ve arzusunu borçlu olduğu simgesel bir sistemdir. Özne, kendi varlığını tam da bu Öteki’nin beklentilerine ve ona yönelen o meşhur “Che vuoi?” (Benden ne istiyorsun?) muammasına cevap üreterek inşa etmeye çalışır.
Özne, Öteki’nin arzusunu hiçbir zaman tam olarak deşifre edemez ve bilemez. Psikanalist Jacques Lacan’ın “Benden ne istiyorsun?” sorusuyla formüle ettiği bu durum, yanıtı olmayan yapısal bir muammayı, bir nevi belirsizliği işaret eder. Öteki’nin ne istediğine karşın özneyi saran bu belirsizlik, dilin ve varlığın kurucu unsurudur. Öznenin Öteki’ndeki boşluğa gereksinimi vardır; ama paradoksal bir şekilde, özne bu boşlukla karşılaşmak da istemez. Öteki’ndeki boşlukla karşılaşmak yerine özne, bu çetrefili fantazinin işleminden geçirerek, bir gün çözülme vaadi taşıyan bir bilmeceye dönüştürür. Öteki’nin ondan ne istediğini bilmiyor olduğu gerçeğini; "Ne istediğini biliyor ama bana söylemiyor / benden saklıyor / beni test ediyor" gibi öznel yorumlamalarla ikame ederek kendi arzusuna hareket alanı açar.
Bu nedenledir ki özne, iddia ettiğinin aksine, her zaman kesin bir netliğin peşinde değildir. Hatta çoğunlukla netliği olabildiğince devreden çıkararak fantaziyi işe koşma eğilimdedir. Çünkü netlik —diğer bir deyişle eksiğin eksikliği— temel kaygıyı doğuran şeydir. Belirsizliği, Öteki'nin ne istediğini bildiği ama sakladığı bir bilmece olarak kurgulamak, onun da aslında eksik olduğu gerçeğiyle karşılaşmamanın yegane yollarından biri olarak karşımıza çıkar.
Öteki'nden gelecek kesin bir cevap ise bu koruyucu illüzyonu dağıtabilir ve fantaziye bir darbe indirebilir. Belirsizliğin yarattığı bekleyiş bittiğinde özne, arzuyu taşıyan fantazi yapısının da çökmesiyle birlikte, katlanılması zor olan o çıplak Gerçek'le yüz yüze kalma tehlikesiyle karşı karşıya kalır.
Kesin bir cevap, sadece belirsizliği ortadan kaldırmakla kalmaz, arzunun salınım yaptığı alanı da kapatma tehlikesin içerir. Belirsizlikten şikayet ederken, bir yandan da onu sürdürecek semptomatik döngüler yaratmamızın nedeni tam da buralarda yatıyor olabilir. Sessizlikleri yorumlarız, bazı sözlerden büyük anlamlar oluşturur ve bu yolla onları fantazimizle uyumlu hale getiririz. Bir başkası için sıradan bir söz, bizim için bir aşkın göstergesi olurken, bir diğeri nefretin işareti olabilir. İhtimaller sonsuzdur ve bu sonsuzluk bizi tek bir mutlak gerçeğin dayatmasından kurtarır. Tam da bu kurtarıcı alan yüzündendir ki, özneyi esas tehdit eden şey belirsizliğin kendisinden çok, Öteki’ne yönelen yapısal sorunun katı bir kesinlikle cevaplanarak arzunun yolunu tıkama ihtimalidir.
En başta sorduğumuz o soruya dönecek olursak; belki de belirsizlik söz konusu olduğunda söyleyebileceğimiz, onun bizi her zaman tüketen bir şey olmasından ziyade bazen de özneyi var kılan bir zemin olabileceğidir.
Ancak belirsizliğin bu kurucu işlevini dışarıda bırakmamak, bizi netlik ve belirsizlik arasında sıkışan o tanıdık ikiliğe sıkışmak zorunda bırakmamalı. Belirsizliğin özne için her zaman istenmeyen bir şey olduğu fikrine şüpheyle yaklaşmak, onun hayatımızdaki örtük işlevini ele alabilmek açısından önemlidir; fakat burada özneye belirsizlik yoluyla semptomatik bir sığınak sağlamaktan da geri durulmalıdır. Çünkü mesele, ne Öteki'nden katı ve nihai cevaplar edinmek ne de onun belirsizliğinde kaybolmaktır. Asıl mesele, arzunun devinimini sağlayan o soruların tek ve mutlak cevabını Öteki’nden beklemekten biraz olsun vazgeçebilmek; öznenin kendi arzusunun sorumluluğunu Öteki'nin ipoteğinden kurtarmasını mümkün kılmaktır.


